21 Aralık 2013 Cumartesi
Ağa ve Kâhya
24 Kasım 2013 Pazar
“Mey gibi her bir harâmın sekri olsaydı eğer....;
Esad Muhlis Paşa ne de güzel özetlemiş aslında;
“Mey gibi her bir harâmın sekri olsaydı eğer;. O zaman malûm olurdu mest kim, huşyâr kim?"
İçki içtiğinde şöyle bir sarhoşluk hali olur da günah işlediğin anlaşılır. Keşke bütün günahlar böyle olsaydı da anlasaydık ayık kim, sarhoş kim ?
Dedikodunun, gıybetin, yalanın sarhoş ettiğini düşünün, etrafımızda ayık adam bulamazdık herhalde.
Türkiye'deki bütün dedikoduculara; "Bir dakika kardeşim" diyemeyebilirim ama bendeki tezahürünü veya unsurlarını olması gereken kıvama getirebilirim. Ben neresindeyim bu işin? Çünkü ben kendimden mesulüm.
"Her koyun kendi bacağından asılır" lakırdısı doğrudur ama koyunlar içindir. Biz koyun değil; insanız.
Unutmuşum özür dilerim; günümüzde kimse kendini kurtarma derdinde değil, herkes başkasını kurtarma peşinde.
Sevgi ve Saygılarımla,
Tunç C.
20 Ağustos 2013 Salı
Ufak bir Ölçek...
Halbuki;
Biz sussak tarih susmayacak, tarih sussa hakikat susmayacak.
Onlar sanıyorlar ki,
Bizden kurtulsalar mesele kalmayacak
Halbuki;
Bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar...
Vicdan azabından kurtulsalar
Tarihin azabından kurtulamayacaklar.
Tarihin azabından kurtulsalar...
Allah'ın gazabından kurtulamayacaklar!
Sezai Karakoç
19 Temmuz 2013 Cuma
Ramazan'ı fark etmek...
Günlerden bir gün Musa Aleyhisselâm'ın ümmeti kendise sorar ; “Rabbimizi yemeğe davet etsek. Buyursa ve misafirimiz olsa, neyimiz varsa ikram etsek olmaz mı ?” Musa Aleyhisselâm, onları azarlar; “Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir” diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tembihler. Fakat sonrasında Allah (c.c.) Musa’ya ; “Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?” Hz. Musa mahçup olur ve böyle bir daveti iletmekten haya edeceğini, utanacağını söyler. Allah (c.c.) cevaplar: “Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim”
Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar eder ve hazırlıklar başlar, koyunlar, sığırlar kesilir. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlanır. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktır. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecektir. Hazırlıklar tamamlanırken bütün o koşuşturmanın içerisinde uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelir: “Ya Musa! Uzak yollardan geldim, çok susadım bir bardak su verebilir misin?” Hz. Musa: “ Dede, şimdi çok meşgulüz, şu köşeden kendin alabilirsin” der ve gider ihtiyar. Beklemeye başlarlar, ikindi olur, akşam olur, yatsı olur ama beklenen misafir gelmez, tabi Hz. Musa çok mahcup olur. Ertesi gün Cenab-ı Allah’a boynu büker ve; “Yarabbim… Gelmedin ?” Cenab-ı Allah “Hayır” der, “Geldim, geldim ama siz ne karnımı doyurdunuz ne bir bardak su ikram ettiniz. Bana: "Git şu köşeden al" dediniz. Hz.Musa; ”Yarabbim o bir ihtiyar adamcağızdı...” Hz. Allah cevap verir ; “Ey Musa, Ey kerimim, onun gönlünde benden başkası yoktu. Ben yerlere göklere sığmadım ama mümin kulumun gönlüne sığdım. İşte o ihtiyarın gönlünde misafirliğe gelmiştim size.”….
Ramazan-ı şerif gelir, bir misafir gibi gelir. Ya ona diyeceğiz ki ; “Baba sen şu köşeden bir su iç.” Ya ; “Dur şimdi çok işimiz var, dünyaya koşturuyoruz, borsa ne durumda, yarın ödenecek çekim var hem bu sıcaklarda nasıl olacak….” Belki de diyeceğiz ki; “Baba, evet işimiz var ama gel şöyle baş köşede otur bir karnını doyur hatta seninle gelen güzelliklerden bize de ikram et.” Ramazan-ı Şerif aynı o kalbinde onu taşıyan ihtiyar gibi, içinde kardeşlik, içinde birlik, içinde bütün güzelliklerle birlikte çıkar ve gelir, yeter ki onun farkına varalım.
Cenab-ı Allah bizi Ramazan-ı Şerif’i fark edenlerden eylesin….
22 Mayıs 2013 Çarşamba
Delinin Zoruna Bak..
Öyle insanlar vardır ki, baş gözüyle görenler için deli, kalp gözüyle görenler için velidir. Bazen Mahallenin delisi dediğimiz insanlar öyle bir cümle ederler ki kitaplara sığmaz. Hatta burada şu beyti paylaşmadan edemeyeceğim;
"Ehl-i irfânım diye kimseye ta’n etme sen
Defter-i irfâna sığmaz söz gelir dîvâneden"
[Ben bilgiliyim, okudum yazdım falan diyerek kimseyi küçük görmeye kalkma sakın. Çünkü deli bildiğin kimse öyle bir söz eder ki, şaşar kalırsın; kitaplara sığmaz, aklın durur.]
Sözü de daha fazla uzatmayayım, dönemin Abbasi Halifesi Harun Reşid ve O zamanın delisi Behlül Dana arasındaki menkıbeler meşhurdur. Bunlardan bir tanesi de Behlül Dana'nın rüya gördüğü hikayedir. Günlerden bir gün Behlül, sarayın arazisi içerisinde bir ağacın altında uyumuş. Dünyayla zaten işi yok hani eskiler derler ya; "Dünya yansa el kadar hasırı yanmaz." o cinsten. Gelip uyandırmışlar halifenin adamları. Uyanır uyanmaz basmış feryadı ; "Mahvettiniz! Sultandım rüyamda, emrimde ordular vardı, bir uyandırdınız bitti gitti hepsi yine kaldık bu vaziyette!" Etraftakiler yadırgamışlar, deli işte diyerek şikayet etmişler Sultana... "Efendim uyandırdık olmadık yerde uyumuş, bir de üstüne kabahati yetmiyormuş gibi bize kızıyor, rüyadaki sultanlığımı bertaraf ettiniz sultanlıktan indirdiniz diyor" Sultan çağırın demiş şu Behlül'ü. Gelince sormuş; "Oldu mu şimdi Behlül, ben seni bilirim dengesizlikler yaparsın delisin ama rüyadan uyandırıldın diye bu celallenme niye? Hem rüyadaki sultanlığın ne kıymeti var ki? Adı üzerinde rüya." Behlül günümüze kadar ulaşan o muhteşem cevabı vermiş; "Halife Hazretleri, ben rüyamda sultandım, uyandım sultanlığı kaybettim. Lakin bilirsiniz ki tekrar uyuyup aynı rüyayı görme ihtimalim az da olsa vardır. Oysa senin şu sultanlığın var ya... Gözlerini kapattığın an o sultanlık biter bir daha da gelmez üstüne bir de mahkum olursun. Benimki hiç olmazsa rüya da da olsa geri dönme ihtimali var, şimdi söyle bana hangisi kıymetsizdir ? Seni mahşer günündeki uyanıklığa davet ederim...
Sözü de daha fazla uzatmayayım, dönemin Abbasi Halifesi Harun Reşid ve O zamanın delisi Behlül Dana arasındaki menkıbeler meşhurdur. Bunlardan bir tanesi de Behlül Dana'nın rüya gördüğü hikayedir. Günlerden bir gün Behlül, sarayın arazisi içerisinde bir ağacın altında uyumuş. Dünyayla zaten işi yok hani eskiler derler ya; "Dünya yansa el kadar hasırı yanmaz." o cinsten. Gelip uyandırmışlar halifenin adamları. Uyanır uyanmaz basmış feryadı ; "Mahvettiniz! Sultandım rüyamda, emrimde ordular vardı, bir uyandırdınız bitti gitti hepsi yine kaldık bu vaziyette!" Etraftakiler yadırgamışlar, deli işte diyerek şikayet etmişler Sultana... "Efendim uyandırdık olmadık yerde uyumuş, bir de üstüne kabahati yetmiyormuş gibi bize kızıyor, rüyadaki sultanlığımı bertaraf ettiniz sultanlıktan indirdiniz diyor" Sultan çağırın demiş şu Behlül'ü. Gelince sormuş; "Oldu mu şimdi Behlül, ben seni bilirim dengesizlikler yaparsın delisin ama rüyadan uyandırıldın diye bu celallenme niye? Hem rüyadaki sultanlığın ne kıymeti var ki? Adı üzerinde rüya." Behlül günümüze kadar ulaşan o muhteşem cevabı vermiş; "Halife Hazretleri, ben rüyamda sultandım, uyandım sultanlığı kaybettim. Lakin bilirsiniz ki tekrar uyuyup aynı rüyayı görme ihtimalim az da olsa vardır. Oysa senin şu sultanlığın var ya... Gözlerini kapattığın an o sultanlık biter bir daha da gelmez üstüne bir de mahkum olursun. Benimki hiç olmazsa rüya da da olsa geri dönme ihtimali var, şimdi söyle bana hangisi kıymetsizdir ? Seni mahşer günündeki uyanıklığa davet ederim...
6 Mayıs 2013 Pazartesi
Söz var iş bitirir, söz var baş yitirir..
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim...; Söyledikleriniz muhtevası elbette önemli ama nasıl söylediğiniz çoğu zaman en az onun kadar önemli.
Gördüğünüz gibi, insan kulağından zehirleniyor, panzehiri de yine kulağından alabiliyor…
Hükümdarın çok sevdiği, gözünden dahi sakındığı bir atı varmış, öyle seviyor ki evladı gibi muamele edermiş, "Bu atın bana ölüm haberini getirenin kellesini alırım" diye ilan etmiş. Atın ömrü insan ömründen kısa malum, yıllar içerisinde seyisbaşı atın maalesef öldüğünü görmüş lakin gel de bunu hükümdara söyle.. Velhasıl çıkmış huzura, “Hükümdar Hz. atınız yatmış ve kalkmıyor” demiş. "Eeee" demiş hükümdar. Seyisbaşı devam etmiş; ”Yem verdim,yemiyor.” Eee, “Kamçıyla dürttüm, tepki vermiyor” , “Gözlerini de açmış kapatmıyor.” Hükümdar telaşla, ”Desene Öldü benim at!” Seyisbaşı cevaben; “Efendim vallahi ben demedim zatıaliniz buyurdunuz” demiş. Tabi Hükümdar için olmasa da seyisbaşı için bir yumuşaklıkla hadise geçip gitmiş..
Yine Rüya görüyor Sultan, iki bilge kişi var sarayda rüyayı yorumlayacak (o eski güzel tabirle müdebbir), birini çağırıyor, tabir korkunç..“Sultanım" diyor, "Bütün yakınlarınızın ölümünü göreceksiniz, maalesef bu acıyı yaşayacaksınız.” diyor. Sultan kahroluyor, diğer yorumcuyu çağırıp rüyasını anlatıyor, “Sultanım gözünüz aydın, müjdemi isterim” diyor, ”Tüm akrabalarınız arasında en uzun ömürlü olan siz olacaksınız!”
Yunus bin yıl öncesinden tespiti ne de güzel yapmış; Söz var iş bitirir, söz var baş yitirir... Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı...
Gördüğünüz gibi, insan kulağından zehirleniyor, panzehiri de yine kulağından alabiliyor…
23 Mart 2013 Cumartesi
Hayallere Sahip olmak..
Hayallere sahip olmak başka, hayalperest olmak başka bir şey... Güzel ülkemizde, güzel gelişmeler oluyor son günlerde, aslında her gelişme deruni olarak incelenmeyi hak ediyor lakin ben karşı safta duranlara ve metodolojilerine çok takılıyorum, bir genç olarak rahatsız oluyorum. Anlamaya çalışıyorum, beceremiyorum..
“İşimiz düştü mü tersaneye, yahut denize,
Mutlaka, âdetimizdir, koşarız İngiliz’e.
Bir yıkık köprü için Belçika’dan kalfa gelir;
Hekimin hâzikı bilmem nereden celbedilir.
Meselâ bütçe hesabını yoktur çıkaran...
Hadi Maliye’ye gelsin bakalım Mösyö Loran.
Hani tezgâhlarımız nerde? Sanayi nerde?
Ya Brüksel’de, ya Berlin’de, ya Mançester’de!”
Bizim bir rüyamız var, gelip neden bu rüyaya ortak olmuyorsunuz ?
Şu açık ki; Geçmişte şöyle veya böyle bir kere "özne olmuş milletler bir daha asla tarihin nesnesi olmayı kabullenmezler", kabullenmemeliler. Bardağın boş tarafları varsa gelin beraber dolduralım, ya bardak boş diyerek bardağı atacağız, veya bardağı doldurmak için çaba sarfedeceğiz. Başarı denilen olgunun asansörü yok ki, merdivenleri çıka çıka ulaşıyorsun. Gönlünde bir rüyası olmayanın bu ülkeye vereceği hiçbir şey yoktur, gönlünde bir rüyası olmayanların 80 sene bizim ülkemizi soktukları durum ortada, arşivlere indikçe gözlerimden yaş geliyor benim. Eski Türkiye ne güzeldi değil mi? Senaryoyu başkaları yazardı, bize de küçük bir figüran rolü verirlerdi, sahnenin şurasında görüneceksin, şu cümleyi söyleyeceksin, ülkemin avucu açık arada bir Avrupa para verirse karnını doyuruyordu. Eski Türkiye için hareket eden her şey tehlikeliydi. Devlet insanları Anadolu'ya hapsetmişti, vatandaşından korkuyordu, halbuki insan hareket ettikçe değer üretir, adeta içine kapan ve harbi de milletinle yap. Tarihini biraz olsun bilen bir Türkiye genci bununla nasıl rahat edebilir anlamak mümkün değil. O değerlerin çıkarlar altında ezildiği dönemler.... Çok uzak da değil aslında; 2001’de sadece 100m. $ ‘lık komik bir para için biz kredinin randevusu bile alamadık (dileniyorduk demeye dilim varmıyor) şuanda o paranın on katını ihtiyaç sahiplerine hibe olarak verebilen bir devletiz Elhamdülillah. Sadece hükumeti eleştirmek için insanlar insanlıktan ve vicdandan bu kadar uzaklaşabiliyorlar ama yakın tarihimizi bile bilmiyorlar, klavye başındaki çoğu genç kulaktan dolma birkaç ezber dışında araştırma yapmıyor, okumuyor. Ben, öldükten sonra bile insanlara iyiliği dokunan(himmeti devam eden) bir ecdadın torunuyum, bu ülkenin bir genci olarak kendi yaptığım işin en iyisini yapmaya çalışıyorum zaten bu ülkede herkes kendi işinin en iyisini yapsaydı çok şey değişirdi. Bir kesim insan var sadece muhalefet ediyor, Türkiye büyüyor, onların sözleri küçülüyor, milletten kopuklar. tarihten kopuklar. ortadoğu halklarından kopuklar. Balkanlar'dan kopuklar. Orta Asya'dan kopuklar. İşin en kötü yanı ise korkulara dayalı bir Türkiye çıkarmak istiyorlar. Buna izin vermeyeceğiz. Bu ülkeyi korkularla, dürtülerle sindirme dönemi bitti. Çünkü "Tarih Türkiye'nin 80 senedir yaptığı gibi arkasından koşulacak bir şey değildir, tarihin önünden gidilir ve yön verilir." Nasıl tasavvur edersen öyle olur, güçlü bir Türkiye tasavvur edersen öyle olur, her şey önce bir hayalle başlar. İngilizler kuruluş aşamasında “bağımsız bir ülke temsilcisi gibi görünün ki öyle sansınlar” talimatını temsilcilerine verdiğinde gönüllerinde bir hayal vardı, Malcolm X’in zenciler için çok zor görünen ama zamanla hepsi gerçekleşen hayalleri vardi, Elbette bu ülkeyi yöneten Chp zihniyetinin de bir hayali vardı, Topkapı’ya küfredip Beyaz Saray’a dilenerek gerçekleştirmek istediği, ama başaramadı, olmadı işte… Sonuçta 10. Yıl marşını kim daha yüksek sesle okursa o daha medeni, çağdaş veya ilerici olmuyor ne yazık ki.. Rahmetli Turgut Özal’ın ölmeden önce yaptığı son konuşmasında okuduğu ve Türkiye’deki geri kalmış zihniyeti (sözde medeni ve çağdaş) özetleyen şiiri paylaşayım ve sözlerimi de daha fazla uzatmayayım;
“İşimiz düştü mü tersaneye, yahut denize,
Mutlaka, âdetimizdir, koşarız İngiliz’e.
Bir yıkık köprü için Belçika’dan kalfa gelir;
Hekimin hâzikı bilmem nereden celbedilir.
Meselâ bütçe hesabını yoktur çıkaran...
Hadi Maliye’ye gelsin bakalım Mösyö Loran.
Hani tezgâhlarımız nerde? Sanayi nerde?
Ya Brüksel’de, ya Berlin’de, ya Mançester’de!”
Ve bir tane de Arif Nihat Asya'dan, ama çok gaza gelmeyin yine de :) ;
Delikanlım, İşaret aldığın gün atandan;
Yürüyeceksin, millet yürüyecek arkandan.
Yürüyeceksin, millet yürüyecek arkandan.
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan'dan
Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın,
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





