23 Haziran 2014 Pazartesi

Mecnun.Leyla.Mektup.

Mecnûn, Leyla'ya bir mektup yazmak istedi. Kalemi eline aldi ve işte şunu yazdi:

"Adin dilimde, yâdin kalbimde, hâyalin gözümde. Adin dilimden düşmüyor, hâyalin gözümden gitmiyor, yâdin içimde yer etmiş. Sen ki, bende gezip dolaşiyorsun!, O halde, ben bu mektubu kime yazayim?" dedi.

Kalemi kirdi, kağidi yirtip atti.

( Fihi Mafih, s. 261 )

4 Nisan 2014 Cuma

2014 Yerel Seçim Sonuçları ve Aşırı Politizasyon




Diş ağrısından uyuyamayan bir bey amca sabah soluğu dişçide alır; 

Dişçi: "Hayrola ne şikayetiniz var?" 
Bey amca cevap verir: "Haşa şikayetimiz yoktur, dişimizi göstermeye geldik."...
"Şu dişime bak beni uyutmadı" ile "Şikayetimiz yoktur dişimizi göstermeye geldik." arasında çok ince bir edep farkı vardır. Kumaşı Anadolu'da dokunanlar bunu hemen fark ederler. Zira edep öğrenilmeden öğrenilen ilimden dahi hayır gelmez. Bu minvalde kuşbakışı bir süreç analizi yaptığımızda, ülkemizin ve dolaylı olarak havzamızın, iç muhasebe yapamayan, Edep Ya Hu'yu ıskalayıp aşırı politize olmuş sistemli bir grup ile karşı karşıya olduğunu görmek mümkün. Özellikle seçim sonuçlarından başlayarak belki de yukarıda saydığım maddeleri tek tek değerlendirmekte fayda var;

Şöyle bir etrafınıza bakın, bazı adamlar vardır, herşeyi eleştirir, bilir ve burunlarını sokarlar. Bu adamların bir dolu özelliği vardır ama en öne çıkanı; kendi işlerini hep eksik yapmalarıdır. İnanın bu insanların herşeyi bilmekten hadlerini bilmeye vakitleri kalmıyor. Bu insanlarla her karşılaştığımda kendi kendime şöyle mırıldanıyorum: "Sevenlerine bakıp sevemediklerim vardı, sevmeyenlerine bakıp daha çok sevdiklerim oldu."

Çerçeveyi daralttığımızda, öncelikle 30 Mart 2014 tarihinde yapılan yerel seçimlerin en büyük kaybedeni hiç tartişmasiz merkez diye adlandirilan oysa "Neo-Vesayet" rejimi uğrunda çukur olma yarişina giren medyamız oldu diyebilirim. Seçimden önce döviz düştü, borsa çikti, yabanci sermaye girişi yaşandi ve o sevimsiz Jp Morgan dahi Türkiye'ye oynadi da, neden merkez medya kendisine gönül verenleri aylarca bu ölçüde yaniltti ? Ben muhalefet olsam ilk başta hesabi medyamdan sorardim, "%29 oy alir dediğiniz Ak Parti nasil bu oyu aldi? Beni neden yanilttiniz? " derdim. Seçim sonuçlarına sayisal olarak baktiğimizda Chp, Bdp'den sadece üç il fazla alabildi. Muhalefetin tek tesellisi, iphone ve android kullanicilari olarak seçim sonuçlarini değerlendirme kolayliği yaşamalari oldu, ekran daraltmaya ihtiyaç duymadan aldiklari oylari Türkiye haritasi üzerinde analiz etmek mümkün.

Daha somut baktığimizda ise 12 yılı aşkın bir süredir iktidarda olan Ak Parti kadroları karşısında yapılmış 8 seçimi de kaybetmiş bir ana muhalefetimiz var. Lakin seçimlerin ardından yapılan açıklamalarda bir milim değişiklik yok. Şimdi bir sonraki seçime kadar yine aynı şeyleri yapacaklar ve yine farklı sonuç bekleyecekler. Elektrikler kesildi, oylarımız çalındı, torbalarla oy bulundu... Olmayan oylar için ağlamak bir siyasi duruş olamaz. Yalandan kim ölmüş diyorlar. Yalandan beden ölmez. Gönül ölür, gönül! Sonuçta tarihi arkaplan gayet açık ve Chp'nin tarihinde açık oy gizli tasnif gibi bir garabetin haricinde en ufak bir seçim başarısı bulunmuyor. Sanki seçimi kaybeden ana muhalefet değil de halk. Halk'a düşman bir halkçilik olur mu Allah aşkina ? Gördüğü 3-5 şeyi, tattiği birkaç lezzeti ve beraber yaşadiği dar çevresini dünyanin ta kendisi saninca insan, Iski'den emekli Riza Abi'nin, zabita Göksel'in, çocuk bakicisi Nermin Abla'nin hayatina intibak etmesi de mümkün olamıyor. 
Başkalarına sürekli "aptal" demek de insanı akıllı yapmıyor malum. Aslında çok da uzatmaya gerek yok; "Acılı salçada kavrulmuş makarnaya penne arabiata demediği için aşağıladığınız insanlar kazandılar." Anadoluyla biraz alakasi olmali insanin. Mum işiğinda tutanak aramaktansa, milletin dev projeksiyonuna bakmak bu kadar da zor olmamali. "Hep beraber ve sürekli söylersek hakikat olur" yanilgisinin işiğinda Facebook'da paylaşilan iki yalan, iktidarin yoluna çikmiyor ne yazik ki... Nasreddin Hoca’nın eşeğe neden ters bindiğini anlamak lazım. "Eşşek zaten gidecek, nereden uzaklaştığımı göreyim." Anadoludan uzaklaştiniz bilginiz olsun. Laf aramızda bırakın Türkiye yakın tarihini, 2001 senesinde o koalisyonunu yaşamış veya incelemiş ve "ideolojik körlük" hastalığına yakalanmamış hiçbir vatandaş tutup da bu partilere oy vermez. Allah devlete ve millete o zelil günleri bir daha yaşatmasın. 

Elbette kaybedenler gibi kazananlar da çok ciddi bir muhasebe yapmalı, çünkü bu kutlu yolculuk damarında Büyük Türkiye kanı, kalbinde bir ulu çınar olmayan yol arkadaşlarıyla tamamlanamaz. Zira nefsini arkasına takamayan insan ister istemez nefsinin arkasına takılıveriyor. 

Yeni dönem Mogadişu'dan, Gazze'ye, Halep'den Saraybosna'ya, Addis Ababa'dan, Aşkabat'a, Dakar'dan, Nairobi'ye tüm ümmeti-i Muhammed'e hayırlı olsun. 200 yıl sonra bu kervan yola çıkmıştır ve menziline ulaşacaktır Elhamdülillah. Ve yeniden gür bir sesle tekrar edelim: iç muhasebe iyidir, zarar gelmez. Neticede er veya geç tarihin huzurunda herkes tartıya çıkacaktır.

Sevgi ve Saygilarimla,

Tunç Cavcav

13 Ocak 2014 Pazartesi

Caca Bey'den..



Caca Bey... Tam 774 yıl önce Kırşehir'de yaşamış bir bilim insanı. Biliyorsunuz bizim topraklarımız güzel insanları unutturmakta mahirdir, unutmuşuz gitmiş. Kırşehir'e son ziyaretimde kendisine ait bir kitap almış, lakin okuma fırsatı yakalayamamıştım. Sözü de fazla uzatmak istemiyorum, dün nihayet alıp okuduğumda gerçekten çok değişik hislerle hemhal olduğumu söyleyebilirim. Bir anda omzumda bir ağırlık, bilmiyorum nereden geldi. Yüreğim, vicdanım, hafızam ve birazcık iç muhasebe sonrasında ise uzun bir tefekkür..

"Hayat dediğiniz nedir ki bir kazanıp kaybetme öyküsünden başka? "Tamam" deriz, "Kazandık". Tam da en çok kazandığımızı zannettiğimiz o an, aslında hayattaki en büyük kaybımızdır da, haberimiz yoktur. Ve bazen de "Kaybettik" deriz. Tam da en çok kaybettiğimizi sandığımız anda, hayattaki en büyük kazancımız saklıdır da, farkına varmayız, ya da çok geç varırız.. Hem dünyayı kazan, O'nun rızasını kaybettikten sonra, kazanmış mı oluyorsun? Ve dünyayı kaybet, O'nun rızasını kazandıktan sonra, kaybetmiş mı oluyorsun?"

Bu sözlerde herkes için bir hisse olması lazım, hele hele entelektüel olmanın bu kadar kolay olduğu günümüzde, münevverliğin yollarını arayıp bulmalı insan! Cüce kelimesini, büyük adamların yakından görünüşü olarak tanımlayan aydınlara inat, kumaşı Anadolu'da dokunmuş insanların ayak izlerini takip etmeli...

O güzel insanlara layık olmak mı? Onlara layık olunmaz, layık olmaya çalışılır ancak.

Not; Yukarıdaki resim Cacabey Camii ve Gökbilim Medresesi'ne aittir ve 2012 yılında tarafımdan çekilmiştir.


21 Aralık 2013 Cumartesi

Ağa ve Kâhya



       Ağanın birisi yeni bir jip alıyor şehirden, kâhyası şoför koltuğunda kendisi arkada köye geri dönerlerken de sohbet ediyorlar. Ağa anlatıyor; küçükken biz çok fakirdik, şöyle günler geçirdim, böyle günler geçirdim, falancanın şu imkânları vardı kaybetti, filancanın şu malları vardı kaybetti aralarından ben yükseldim, çok çalıştım... Anlattıkça anlatıyor ağamız. Sonrasında da biraz da gırgır geçmek niyetiyle kâhyaya şunu söylüyor; Sen böyle bir jipe sahip olabilir misin? “Yok efendim, biz karnımızı zor doyuruyoruz biz kim araba kim!” Tamam diyor bak şu ileride bir inek pisliği var onun yanına çek! Kâhya şaşkın tabi, sebebini merak ediyor. Ağa ağzındaki baklayı çıkarıyor; Sana bu jipe sahip olmanın yolunu göstereyim mi? Şu inek pisliği var ya, onu ye bu jipi hemen sana vereyim. Kâhya telaşla; Bu ne biçim söz ağam... Gördün mü bak fırsatları sen değerlendiremiyorsun, al sana fırsat.. Kâhya pisliğe bakıyor, jipe bakıyor, düşünüyor derken, ağa da kimseye söylemeyeceğine söz verince kâhya gidiyor ve pisliği yiyor. Ağa da verdiği sözde duruyor ve anahtarı kâhyaya veriyor.Velhasıl giderlerken kâhya görüyor ki ağa çok üzgün, ağzını bıçak açmıyor; ağam neden böyle suratın asık? Ağa cevap veriyor; Ben hemen gider bunun yenisini alırım önemli değil de, biz şimdi ne söyleyeceğiz köylülere, sen hazine buldun da bu arabayı aldın desek inanmazlar, ben hediye ettim desem onlar da isteyecek adalet adına, işin içinden çıkamadım. Kâhya frene basıyor; ağam, bak şurada bir pislik var, eğer caydınsa ve o pisliği sen de yersen ben arabayı sana geri iade ederim! Ağa sinirleniyor; O ne biçim laftır, nasıl konuşuyorsun sen! Kâhya mazlum bir şekilde; ağam, ben bunu senden öğrendim, cahilliğime ver, aramızda kalacağını da bildiğim için, seni bu dertten kurtarmak istedim. Ağa bir pisliğe bakıyor, bir jipe bakıyor ve kalkıp pisliği yiyor, sonrasında da arabayı teslim alıyor… Her şey eskisi gibi olmasına rağmen ağanın yüzü yine gülmüyor. Kahya soruyor ağam yine ne oldu, işte çözdük problemi? Ağa cevap veriyor; Çözmeye çözdük de, şehirden çıkarken bu araba benimdi, köye girerken de benim. Fakat o pisliği biz niye yedik ?

24 Kasım 2013 Pazar

“Mey gibi her bir harâmın sekri olsaydı eğer....;





Esad Muhlis Paşa ne de güzel özetlemiş aslında;

“Mey gibi her bir harâmın sekri olsaydı eğer;. O zaman malûm olurdu mest kim, huşyâr kim?"


İçki içtiğinde şöyle bir sarhoşluk hali olur da günah işlediğin anlaşılır. Keşke bütün günahlar böyle olsaydı da anlasaydık ayık kim, sarhoş kim ?

Dedikodunun, gıybetin, yalanın sarhoş ettiğini düşünün, etrafımızda ayık adam bulamazdık herhalde.

Türkiye'deki bütün dedikoduculara; "Bir dakika kardeşim" diyemeyebilirim ama bendeki tezahürünü veya unsurlarını olması gereken kıvama getirebilirim. Ben neresindeyim bu işin? Çünkü ben kendimden mesulüm.


"Her koyun kendi bacağından asılır" lakırdısı doğrudur ama koyunlar içindir. Biz koyun değil; insanız.

Unutmuşum özür dilerim; günümüzde kimse kendini kurtarma derdinde değil, herkes başkasını kurtarma peşinde.


Sevgi ve Saygılarımla,


Tunç C.

20 Ağustos 2013 Salı

Ufak bir Ölçek...





Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak,
Halbuki;
Biz sussak tarih susmayacak, tarih sussa hakikat susmayacak.
Onlar sanıyorlar ki,
Bizden kurtulsalar mesele kalmayacak
Halbuki;
Bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar...
Vicdan azabından kurtulsalar
Tarihin azabından kurtulamayacaklar.
Tarihin azabından kurtulsalar...
Allah'ın gazabından kurtulamayacaklar!

Sezai Karakoç

19 Temmuz 2013 Cuma

Ramazan'ı fark etmek...



       Günlerden bir gün Musa Aleyhisselâm'ın ümmeti kendise sorar ; “Rabbimizi yemeğe davet etsek. Buyursa ve misafirimiz olsa, neyimiz varsa ikram etsek olmaz mı ?” Musa Aleyhisselâm, onları azarlar; “Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir” diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tembihler. Fakat sonrasında Allah (c.c.) Musa’ya ; “Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?” Hz. Musa mahçup olur ve böyle bir daveti iletmekten haya edeceğini, utanacağını söyler. Allah (c.c.) cevaplar: “Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim”


     Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar eder ve hazırlıklar başlar, koyunlar, sığırlar kesilir. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlanır. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktır. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecektir. Hazırlıklar tamamlanırken bütün o koşuşturmanın içerisinde uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelir: “Ya Musa! Uzak yollardan geldim, çok susadım bir bardak su verebilir misin?” Hz. Musa: “ Dede, şimdi çok meşgulüz, şu köşeden kendin alabilirsin” der ve gider ihtiyar. Beklemeye başlarlar, ikindi olur, akşam olur, yatsı olur ama beklenen misafir gelmez, tabi Hz. Musa çok mahcup olur. Ertesi gün Cenab-ı Allah’a boynu büker ve; “Yarabbim… Gelmedin ?” Cenab-ı Allah “Hayır” der, “Geldim, geldim ama siz ne karnımı doyurdunuz ne bir bardak su ikram ettiniz. Bana: "Git şu köşeden al" dediniz. Hz.Musa; ”Yarabbim o bir ihtiyar adamcağızdı...” Hz. Allah cevap verir ; “Ey Musa, Ey kerimim, onun gönlünde benden başkası yoktu. Ben yerlere göklere sığmadım ama mümin kulumun gönlüne sığdım. İşte o ihtiyarın gönlünde misafirliğe gelmiştim size.”….


     Ramazan-ı şerif gelir, bir misafir gibi gelir. Ya ona diyeceğiz ki ; “Baba sen şu köşeden bir su iç.” Ya ; “Dur şimdi çok işimiz var, dünyaya koşturuyoruz, borsa ne durumda, yarın ödenecek çekim var hem bu sıcaklarda nasıl olacak….” Belki de diyeceğiz ki; “Baba, evet işimiz var ama gel şöyle baş köşede otur bir karnını doyur hatta seninle gelen güzelliklerden bize de ikram et.” Ramazan-ı Şerif aynı o kalbinde onu taşıyan ihtiyar gibi, içinde kardeşlik, içinde birlik, içinde bütün güzelliklerle birlikte çıkar ve gelir, yeter ki onun farkına varalım.
     
     
    Cenab-ı Allah bizi Ramazan-ı Şerif’i fark edenlerden eylesin….